Friday, July 30, 2010
Friday, May 28, 2010
Basket forma numaraları neden 4'ten başlar?
Öncelikle, bu sporun adı BASKET değil, BASKETBOL'dur...
Sorunun cevabı ise, 1,2,3 sayıları hakemlerin atış esnasında yapılan faullerde, takımın kaç atış kullanacağını göstermesi için kullanması, böylece forma numarlarının karışmamasının sağlanması içindir..
Sorunun cevabı ise, 1,2,3 sayıları hakemlerin atış esnasında yapılan faullerde, takımın kaç atış kullanacağını göstermesi için kullanması, böylece forma numarlarının karışmamasının sağlanması içindir..
Friday, April 16, 2010
Conan ve Tutamon (Thoth - Amon)
Çok küçükken, daha ortaokul yaşlarımda iken, babamın ciltlettirilmiş 4-5 fasikül Conan dergisi ile başlamıştı Conan hayranlığım... Bu fasiküllerin içerisinde en güzel hikayelerden bir tanesi olan "Fil Kulesi" vardı... Bir diğeri "Zambula Yamyamları" idi... Ama bunların yanında Conan hikayelerinde tüylerimi ürperten bir büyücü vardı ki, gördüğümde hep 12-13 yaşıma, o kocaman kitaplığın önüne oturup önümdeki ciltlenmiş Conan fasiküllerini okuduğum ana giderim... Büyücü Tutamon...
Neden Tutamon'dan bahsettiğimi anlatayım o zaman, yaşım şu anda 32, yani 20 yıl geçmiş aradan, ama benim Conan fanatikliğim devam ediyor.. Elimde ALFA yayınlarının çıkardığı, Conan The Barbarian, King Conan, İmparator Conan sayıları var, fakat ben 1970 civarında başlayan Conan The Barbarian sayılarının taramalarını internetten buldum ve okumaya koyuldum... 7. sayıya geldiğimde Barry Smith'in çizimleri ile Conan hikayelerinde Thoth-Amon'un ilk kez boy gösterdiği çizime denk geldim.. Bu benim için çok önemli bir an, ve aşağıda sizinle bu kareyi paylaşıyorum... Evet, Conan'ın Tutamon ile ilk teması... Bu çizim benim için çok önemli...
Neden Tutamon'dan bahsettiğimi anlatayım o zaman, yaşım şu anda 32, yani 20 yıl geçmiş aradan, ama benim Conan fanatikliğim devam ediyor.. Elimde ALFA yayınlarının çıkardığı, Conan The Barbarian, King Conan, İmparator Conan sayıları var, fakat ben 1970 civarında başlayan Conan The Barbarian sayılarının taramalarını internetten buldum ve okumaya koyuldum... 7. sayıya geldiğimde Barry Smith'in çizimleri ile Conan hikayelerinde Thoth-Amon'un ilk kez boy gösterdiği çizime denk geldim.. Bu benim için çok önemli bir an, ve aşağıda sizinle bu kareyi paylaşıyorum... Evet, Conan'ın Tutamon ile ilk teması... Bu çizim benim için çok önemli...
Thursday, October 08, 2009
Otuzaltı patlayıcılı uzay modülatörü
Haydaa, nereden çıktı bu şimdi diyebilirsiniz, ama bu ifade benim çocukluğuma damga vurmuş bir çizgi filmde geçen bir patlayıcı adıdır... Bu çizgi film "Buggs Bunny", çocukluğum dediğim için de tahmin edersiniz ki, ne hard diskte ne de VCD de bulunan bir çizgi film, VHS kasette tam 1 saatlik özel bir "Buggs Bunny" çizgi filmi... Bu otuzaltı patlayıcılı uzay modülatörünü gelin yakından tanıyalım...
Bizim tükürük hokkası kasklı uzaylı arkadaşımız Marvin, koskocaman teleskobu ile marsı izlemeye çalışmaktadır, ama birden mars ile arasında dünyanın olduğunu ve dünyanın görüşünü engellediğini farkeder, ve eğer dünyayı yok ederse yeniden teleskobu ile keyif yapabileceğini düşünmektedir... Bu durumda dünyayı patlatmak için "otuzaltı patlayıcılı uzay modülatörü"nü kullanmaya karar verir, sonra işin içine Buggs Bunny girer... Ve sonunda üzerlerinde bulundukları küçük planeti yok ederler... Aşağıdaki resimde Marvin'in elindeki bir uzay modülatörü, ama otuzaltı patlayıcılı olan mı bakın onu hatırlamıyorum...
Şimdi bu yazıyı neden yazdım, sizde anlayış gösterirsiniz ki, çocukluğumuzdan bu zamana doğru zaman zaman bazı kelimeler uçuşur, artık hiç duymadığınız ama tekrar ettiğinizde sizi bir zaman makinesi ile oraya götüren, bakın hatıra demedim, neredeyse o anları birebir yaşarsınız... Çünkü tüm anılar bu kelimelerin etrafına üşüşmüştür... O nedenle bunu ölümsüzleştirmem gerekiyordu, ve ben de üzerime düşeni yaptım...
Saygılar...
Tuesday, August 18, 2009
Evinde olmak
Tanıdık bir şarkıyı dışarıda, evinden çok uzakta duymak, insana kendini evinde hissettiriyor... Bir tanıdıklık var değil mi? Bir anda dışarıda savunmasız olmanın acısı kayboluveriyor... Ya da acaba sadece bana mı oluyor??
Thursday, July 17, 2008
Yorumsuz
Hatırladığım bir karanlıktı önce
Beni göremeyişin
Sana uçamayışım
Bilmem, belki de öğrenmedi kanatlarım.
Karanlıktaydım önce
Ben, ışığını arayan pervane
Sesini duyuyorum, seni bulamıyorum.
Elini ver, tam buradayım
Seni arıyordum
Hiç durmadım ve yorgunum
Bak, tam buradayım
Bırak artık omuzuna konayım.
Işıklar pervanenin ölümüymüş derler
Derler ki gözlerini kör edermiş hareler
Hiç görmedim ki ışığı ben, nasıl kör olayım.
Bak, tam buradayım
Bırak artık omuzuna konayım…
Beni göremeyişin
Sana uçamayışım
Bilmem, belki de öğrenmedi kanatlarım.
Karanlıktaydım önce
Ben, ışığını arayan pervane
Sesini duyuyorum, seni bulamıyorum.
Elini ver, tam buradayım
Seni arıyordum
Hiç durmadım ve yorgunum
Bak, tam buradayım
Bırak artık omuzuna konayım.
Işıklar pervanenin ölümüymüş derler
Derler ki gözlerini kör edermiş hareler
Hiç görmedim ki ışığı ben, nasıl kör olayım.
Bak, tam buradayım
Bırak artık omuzuna konayım…
Wednesday, July 02, 2008
2008 Yaz Tatili - I. Kısım (Kapadokya)
Bu yaz tatilini eşim, hayatımın anlamı, Meltem ile birlikte gezip dolaşarak yapmaya karar verdik, Buna göre de yaklaşık 8 gün sürecek bir tatil planladık. Bu blogda ise bu nefis tatilin detaylarını resimlerle anlatacağım....
Kapadokya
Göreme
Ankara'dan sabah 09:00 gibi ayrılıyoruz, Şereflikoçhisar üzerinden, Tuz Gölü'nün o kırmızı manzarasını izleyerek, 12:00 civarı Göreme'ye, kalacağımız otele varıyoruz... Eşyalarımızı bırakıp çok güzel bir seyir güzergahı hazırlayarak yola koyuluyoruz...

Çavuşin
İlk durağımız, Göreme'den Avanos'a doğru 3 km yol aldıktan sonra yolumuzun sağında kalan Çavuşin kasabası oluyor.. 2000 senelik bir yerleşim yeri olan Çavuşin'de eski şehirin kalıntılarına tırmandığınızda neredeyse tüm Kapadokya ayaklarınızın altına seriliyor...
Ardından Paşabağları'nda geniş bir alana yayılmış olan Peri Bacaları'nı dolaştıktan sonra Avanos'a doğru yola koyulduk...
Avanos
Avanos'a gittiğinizde muhakkak yapmanız gereken işlerden bir tanesi, bir çömlek yapmaya çalışmak olmalı.. Meltem denedi, pek başarılı olduğu söylenemez ama yine de cesaret göstermesi yeter.... Ben mi? Yok ben almayayım...
Kızılçukur Vadisi
Avanos'ta işimizi bitirip, Ürgüp'te bir yemek yedikten sonra saat 18:30 civarı günbatımını izlemek için Kızılçukur Vadisi'ne geçmeye karar veriyoruz.. Ürgüp'ten Nevşehir'e doğru giderken yolun sağında bir tabela "Günbatımını en güzel izleyebileceğimiz yer" olarak nitelendiriyor ve biz de dönüyoruz... 2-3 km ilerledikten sonra arabamızı park ediyoruz ve günbatımına kadar vadiyi dolaşmaya karar veriyoruz... Herşey sona erdikten sonra Meltem'le birlikte günbatımına karşı birer bardak şarap yudumlamak değiyor doğrusu...
Günbatımını izledikten sonra Göreme'ye, otelimize doğru yola çıkıyoruz, ne de olsa tatil yeni başladı ve bol bol yorulacağız.
Kapadokya
Göreme
Ankara'dan sabah 09:00 gibi ayrılıyoruz, Şereflikoçhisar üzerinden, Tuz Gölü'nün o kırmızı manzarasını izleyerek, 12:00 civarı Göreme'ye, kalacağımız otele varıyoruz... Eşyalarımızı bırakıp çok güzel bir seyir güzergahı hazırlayarak yola koyuluyoruz...
Uçsuz gibi görünen kızıl Tuz Gölü
Çavuşin
İlk durağımız, Göreme'den Avanos'a doğru 3 km yol aldıktan sonra yolumuzun sağında kalan Çavuşin kasabası oluyor.. 2000 senelik bir yerleşim yeri olan Çavuşin'de eski şehirin kalıntılarına tırmandığınızda neredeyse tüm Kapadokya ayaklarınızın altına seriliyor...
Ardından Paşabağları'nda geniş bir alana yayılmış olan Peri Bacaları'nı dolaştıktan sonra Avanos'a doğru yola koyulduk...
Avanos
Avanos'a gittiğinizde muhakkak yapmanız gereken işlerden bir tanesi, bir çömlek yapmaya çalışmak olmalı.. Meltem denedi, pek başarılı olduğu söylenemez ama yine de cesaret göstermesi yeter.... Ben mi? Yok ben almayayım...
Kızılçukur Vadisi
Avanos'ta işimizi bitirip, Ürgüp'te bir yemek yedikten sonra saat 18:30 civarı günbatımını izlemek için Kızılçukur Vadisi'ne geçmeye karar veriyoruz.. Ürgüp'ten Nevşehir'e doğru giderken yolun sağında bir tabela "Günbatımını en güzel izleyebileceğimiz yer" olarak nitelendiriyor ve biz de dönüyoruz... 2-3 km ilerledikten sonra arabamızı park ediyoruz ve günbatımına kadar vadiyi dolaşmaya karar veriyoruz... Herşey sona erdikten sonra Meltem'le birlikte günbatımına karşı birer bardak şarap yudumlamak değiyor doğrusu...
Günbatımını izledikten sonra Göreme'ye, otelimize doğru yola çıkıyoruz, ne de olsa tatil yeni başladı ve bol bol yorulacağız.
Monday, May 19, 2008
Yedi Öğüt
Mevlana'nın vazettiği değerleri, burada bu blogda ölümsüzleştirmek istiyorum...
Cömertlik ve yardım etmede AKARSU gibi ol
Şefkat ve merhamette GÜNEŞ gibi ol
Başkalarının kusurunu örtmede GECE gibi ol
Hiddet ve asabiyette ÖLÜ gibi ol
Tevazu ve alçak gönüllülükte TOPRAK gibi ol
Hoşgörülülükte DENİZ gibi ol
YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL
Bu değerlere önem vermemiz gerekiyor...
Cömertlik ve yardım etmede AKARSU gibi ol
Şefkat ve merhamette GÜNEŞ gibi ol
Başkalarının kusurunu örtmede GECE gibi ol
Hiddet ve asabiyette ÖLÜ gibi ol
Tevazu ve alçak gönüllülükte TOPRAK gibi ol
Hoşgörülülükte DENİZ gibi ol
YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL
Bu değerlere önem vermemiz gerekiyor...
Saturday, May 17, 2008
Mağlova Kemeri
Bundan bir sene önce "Türkiye'de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey" isimli bir kitap aldım, ve içinde yazanları yapmaya çalışmaya karar verdim.. İlk yapmaya çalıştıklarımdan biri ise Mağlova Kemeri'ni görmek oldu... Bir sene içerisinde üç kere bu kemeri bulmayı denedim, fakat sonuncusunda Navia kullanarak bulabildim... Peki nasıl buldum?
Öncelikle Navia'da Eyüp'te bulunan İBB Halk Ekmek Fabrikası'nın yerini bulmanız gerekiyor.. Halk Ekmek Fabrikası'nın lokasyonu (41° 6'27.90"N,28°52'47.37"E). Halk Ekmek Fabrika'sına vardıktan sonra, yola devam ediyorsunuz, ilk göbeği geçtikten sonra biraz aşağıda sağa taş ocaklarına bir dönüş görüyorsunuz... Buradan dönün, sakın yolun haline ve kamyonlara aldırmayın, buradan aşağıya yaklaşık 1 km indiğinizde, tam karşınıza bir market gelecek, buradan sola dönün ve hemen ardından ilkokul ile market arasından giden yola dönün... Bu yol sizi ikinci taş ocaklarına götürecek.. Taş ocağının içinden geçtikten sonra kötü bir toprak yola gireceksiniz, bu yol yaklaşık 500 m sürecek, bir arabanın gidebileceği bir yol.. Bu yolu bitirdiğinizde hemen sağınızda Mağlova Kemeri bütün heybetiyle duruyor olacak...


Öncelikle Navia'da Eyüp'te bulunan İBB Halk Ekmek Fabrikası'nın yerini bulmanız gerekiyor.. Halk Ekmek Fabrikası'nın lokasyonu (41° 6'27.90"N,28°52'47.37"E). Halk Ekmek Fabrika'sına vardıktan sonra, yola devam ediyorsunuz, ilk göbeği geçtikten sonra biraz aşağıda sağa taş ocaklarına bir dönüş görüyorsunuz... Buradan dönün, sakın yolun haline ve kamyonlara aldırmayın, buradan aşağıya yaklaşık 1 km indiğinizde, tam karşınıza bir market gelecek, buradan sola dönün ve hemen ardından ilkokul ile market arasından giden yola dönün... Bu yol sizi ikinci taş ocaklarına götürecek.. Taş ocağının içinden geçtikten sonra kötü bir toprak yola gireceksiniz, bu yol yaklaşık 500 m sürecek, bir arabanın gidebileceği bir yol.. Bu yolu bitirdiğinizde hemen sağınızda Mağlova Kemeri bütün heybetiyle duruyor olacak...


Sunday, February 03, 2008
Uludağ seyahati
Bir hayli yorucu bir yolculuk olsa da, bir o kadar eğlenceli geçti.. Üç güne yayılan bir yolculuk ile birlikte Uludağ'a gittik.. İş yerinden arkadaşlarımız ve onların aileleri ile geçirdiğimiz güzel bir seyahat oldu.
İlk gece yani Cuma gecesi bir hayli geç bir vakitte vardık otele, 01:15... Tabi Bursa'nın ünlü İskender'ini yemiştik, karnımız toktu ve direk uyuduk...
Asıl aksiyon ikinci gündü, önce güzel bir kahvaltı yaptık, ardında bir güzel kızak keyfi ve ardından sucuk-ekmek yedik...




Son gün, güzel otel lobimizde gazete ve kahve keyfi yaptık, ve seyahatimizi Pazar günü öğlen vakti noktaladık...
İki günlüğünü de olsa şehirden uzaklaşmak gayet güzel oldu... Bundan sonra bu olayı tekrar etmeyi düşünüyorum...
İlk gece yani Cuma gecesi bir hayli geç bir vakitte vardık otele, 01:15... Tabi Bursa'nın ünlü İskender'ini yemiştik, karnımız toktu ve direk uyuduk...
Asıl aksiyon ikinci gündü, önce güzel bir kahvaltı yaptık, ardında bir güzel kızak keyfi ve ardından sucuk-ekmek yedik...




Son gün, güzel otel lobimizde gazete ve kahve keyfi yaptık, ve seyahatimizi Pazar günü öğlen vakti noktaladık...
İki günlüğünü de olsa şehirden uzaklaşmak gayet güzel oldu... Bundan sonra bu olayı tekrar etmeyi düşünüyorum...
Friday, January 25, 2008
NightWish
Nightwish, nefis bir grup, daha önce üşenip dinlemediğim için kendimden utanıyorum... Turgut Kan'a da benim bu üşengeçliğimden kurtulup Nightwish'i dinlememe vesile olduğu için, huzurlarınızda teşekkür ediyorum... Saçlarımı da yeniden uzatmaya karar verdim zaten... :)
Sunday, December 09, 2007
Fenerbahçe 2 - Galatasaray 0 (08 Aralık 2007)

Nefis bir stad, nefis bir akşam ve nefis bir maçtı..
Daha 5. dakika, kaleye 2 tane şut çekilmiş, Alex'in havadan pası Semih koşuyor, sol çaprazdan Orkun'la karşı karşıya pozisyonda ayağının içi ile Orkun'un bacaklarının arasından topu filelere gönderiyor.. 1-0...
Sonrasında ister taktik deyin, ister oyunun gereği deyin, Fenerbahçe topu geride karşılamaya başlıyor ama yine de Galatasaray en fazla ceza sahası önüne gelebiliyor... Oradan da kaleci alıştıran şutlar... Yani akşam maçı izlemeye başlarken korktuğum Galatasaray'dan iz yok, hatta geçen hafta Denizli bile daha etkili oynamıştı :). Bir pozisyonda Sabri, Semih'i biçiyor, hakem oyunu sakinleştirmek adına herhangi bir kart göstermiyor.. Ama Uğur Boral, haklı olduğu bir pozisyona üstelik Sabri ile girdiği, itiraz ediyor faul verilmediği için, hakem hemen orada Sarı Kart... Neyse, ilk yarı Carlos'un bir şutu (35 metreden 95 km/h hızla), Alex'in ceza sahası karambolünde vurmaya çalışması ve Nonda'nın yine kaleci alıştırır gibi bir topa dokunması, ki bu pozisyonda Uğur'un ikinci yarı çıkacağını gösteriyor...

İkinci yarı başlıyor, Galatasaray sezonun geri kalanında yaptığı gibi ilk yarı hatalarının telafisini ikinci yarı yapacak diye bekliyorum.. Çünkü izlediğim tüm maçlarda Galatasaray ilk yarı 1-2 gol yer, sonra onları çıkartmak için tüm ikinci yarı canı çıkarcasına saldırırdı... Ama yok, herhangi bir hareketlenme göremiyorum... Bunun yerine Volkan Yaman'ın Semih'i indirdiği pozisyonda bir serbest vuruş, Carlos direk kaleye vuruyor, defansa çarpan top David'in önünde, ve David nefis bir plase ile Orkun'a "yere yatmana gerek yok, nasıl olsa gol olacak" dercesine bir gol atıyor... Fakat işin güzelliği Fenerbahçe'li futbolcuların "Yengeçvari" gol sevinci, görmeniz lazımdı...
Sonrasında ne mi oldu? Galatasaray'ın ataklarını beklerken en az 7 tane gol pozisyonu yakaladı Fenerbahçe ve bunları atsa 6 Kasım hezimetinden sonra 8 Aralık faciası olacaktı..77. dakikada David'in kırmızı kart görmesi, Fenerbahçe'nin skorda nihayet kılmasına sebep oldu ve maç 2-0 bitti...
Monday, November 05, 2007
Duvar ünitesi
Ben evlendiğimde alınacak mobilya listesinde Yatak Odası Takımı, Oturma Grubu ve Yemek Odası Takımı vardı, bunları üçü olmazsa olmazdı, ve zaten bunlardan başka birşey yoktu, ve hatta Yemek Odası Takımı içerisinde bir parça, Televizyon altlığı olarak kullanılabilme özelliğine sahipti.. Bu ben evlendiğimde böyleydi...
Sonra ne oldu, sonra Plasma ve ardından LCD televizyonlar çıktı.. Bunlar ince ve duvara monte edilebilir bir yapıya sahiptiler.. Eee böyle bir özelliği olunca da duvara monte edilmeliydiler.. Nitekim edildiler de... Daha sonra bunun etrafının boş kaldığı farkedildi ve hayatımıza yeni bir mobilya grubu çıktı. Duvar Ünitesi, içerisinde Rafların, küçük dolapların ve gerekirse üzerinde durabilsin diye küçük bir masanın bulunduğu bir mobilya grubu idi... O kadar ucuzda değildi, en az 1500 YTL, dolayısıyla yeni evlenen arkadaşlar, artık, yukarıda saydığım grupların yanında bir de Duvar Ünitesi var.. Oturma Grubu'nu erkek tarafı alır, Yatak Odasını kız tarafı, eee artık Duvar Ünitesi'ni kimin alacağına da karar veririz zamanla...
Sonra ne oldu, sonra Plasma ve ardından LCD televizyonlar çıktı.. Bunlar ince ve duvara monte edilebilir bir yapıya sahiptiler.. Eee böyle bir özelliği olunca da duvara monte edilmeliydiler.. Nitekim edildiler de... Daha sonra bunun etrafının boş kaldığı farkedildi ve hayatımıza yeni bir mobilya grubu çıktı. Duvar Ünitesi, içerisinde Rafların, küçük dolapların ve gerekirse üzerinde durabilsin diye küçük bir masanın bulunduğu bir mobilya grubu idi... O kadar ucuzda değildi, en az 1500 YTL, dolayısıyla yeni evlenen arkadaşlar, artık, yukarıda saydığım grupların yanında bir de Duvar Ünitesi var.. Oturma Grubu'nu erkek tarafı alır, Yatak Odasını kız tarafı, eee artık Duvar Ünitesi'ni kimin alacağına da karar veririz zamanla...
Monday, September 24, 2007
Kaderine razı olmak...
Matt Asay'i okumaya bayılıyorum, adam her konuda yazabiliyor. En son yazısında bir adamın yaptırdığı bir çiti beğenmediği için şirkete karşı şu şekilde bir websitesi hazırladığından bahsediyor. Siteyi biraz incelediğimizde, özellikle aşağı doğru indiğimizde, birçok resim görüyoruz. Bu resimler, adamın şikayetini anlatıyor... Çok ağır bir şekilde şirketi suçluyor. Bununla da yetinmiyor, sitesine koyduğu takip araçları ile şirketin, kendi sayfasına girdiğini buluyor ve bunu da yazıyor. Yani, adam tek başına bir şirkete kafa tutuyor.
Peki neden?
Sadece istediği çit sisteminin doğru düzgün yapılmadığı için.
Peki biz ne yapıyoruz?
Çoğu zaman para verdiğimiz ürünlerde dahi, "neyse" diyoruz. Ya da "bu defalık bu şekilde olsun" diyoruz.
Doğru mu bu?
Kesinlikle hayır, parasını verdiğimiz bir ürünün muhakkak ki mükemmel olması lazım. Ama sınırları içerisinde yaşadığımız ülkede herşeyin ucuzuna alıştığımız için, ürünü satan kişi ne verirse kabul etme gibi kaderci bir yapıya büründük...
Sanırım natural eleksiyon bu olsa gerek...
Peki neden?
Sadece istediği çit sisteminin doğru düzgün yapılmadığı için.
Peki biz ne yapıyoruz?
Çoğu zaman para verdiğimiz ürünlerde dahi, "neyse" diyoruz. Ya da "bu defalık bu şekilde olsun" diyoruz.
Doğru mu bu?
Kesinlikle hayır, parasını verdiğimiz bir ürünün muhakkak ki mükemmel olması lazım. Ama sınırları içerisinde yaşadığımız ülkede herşeyin ucuzuna alıştığımız için, ürünü satan kişi ne verirse kabul etme gibi kaderci bir yapıya büründük...
Sanırım natural eleksiyon bu olsa gerek...
Monday, January 08, 2007
Duneya...
Bu kış hala Ocak ayının ortasında olmamıza rağmen ne kar gördük, ne de haftalarca devam eden yağmur... İnsanlar bir yandan tedirgin olurken, bir yandan da seviniyor... Ne de olsa herkes yazları sever, ya da hemen hemen herkes... Neyse, bu sıcaklığın sebebi, ya da yağmur ve karın olmamasının sebebi olarak herkesin ilk işaret ettiği nokta Küresel Isınma... Kutupların soğumaması, soğuk havanın gelememesi falan... Buradan çıkarak, şu sonuca varabiliriz... Su, insanoğlunun yaşam kaynağı olan su, çok yakın bir zamanda en çok ihtiyaç duyulan madde haline gelecek... Bir zamanlar oraya buraya har vurup harman savurduğumuz su, gerçekten değerli hale gelecek... Tabii şu anda büyükşehirlerde zaten önemli ama, düşünsenize hayati bir öneme sahip, herkesin satın alamadığı bir madde olduğunu... Evet, bahsetmek istediğim konuya yavaş yavaş giriş yapayım... Su aslında heryerde, apartmanların içinde, geceleri yataklarda, asansörlerde, arabalarda, çocuk parklarında, sinemalarda, heryerde... Yani insanoğlunun olduğu heryerde... Evet insanoğlunun kendisi... Yani insanın 3/4'ünün su olduğunu düşünürsek, ortalama 80 kilo olan bir insanın 60 kilosu sudur... Vay, kendimi Şahan gibi hissettim... Dolayısıyla ölen bir insanı direk toprağa defnedersek, yaklaşık 40 kilo suyu heba etmiş olacağız... Sakın beni psikopat olarak değerlendirmeyin, ve okumaya devam edin... Ölen insanların suları bir şekilde damıtma cihazlarından geçirilerek, yeniden insanlığa sunulur... Peki ya, vücudumuzdaki suyun devinimini nasıl sağlayacağız, düşünsenize, terlemek, tükürmek insanın vücudundaki suyu dışarı atması demek... Bunu da çıplak tene giyilen özel kıyafetlerle sağlayabiliriz.. Bu kıyafetler, insan vücuduna yapışarak terleme ile atılan suları toplayacak, damıtacak ve geri dönüşüm olarak bir boru yardımı ile insana geri verecek... Bu giysinin adı da Damıtıcı Kıyafet olsun... Bir çağrışım yaptı mı? Ölülerin suyunu toplamak, damıtıcı giysiler... Evet Frank Herbert'in 1965'te yazdığı Dune kitabında bunlar anlatılıyordu... Suya ve doğaya olan ihtiyaç... Yıl 2007 ve aradan 42 sene geçmiş, ve bana bir Dune hayranı olan bana, şu andaki iklim koşulları Dune'u hatırlattı... Arrakis, kumul, çöl gezeni...
Friday, June 23, 2006
Konfigürasyon Yönetimi
Herkesten çok çalış, herkesten sonra ofisi terket, herkesten çok stres ol, herkesten çok yat, herkesten çok oku, herkese sinirlen, herkesi eğlendir...
Tuesday, May 02, 2006
Bilgeytssayar
Kelime nasıl da anlatıyor kendini, özdeşleşmiğini... Adamdan nefret etmemin bir sebebi daha... Bir zaman Süleyman hep başbakandı, şimdi de Bill Gates hep sektörün başında...
Friday, April 21, 2006
Emre Çakar
Her başlığın bir hikayesi olduğu gibi, bu başlığın da bir hikayesi var... Hem de deli dolu, kaçık, yaşça ufak, dostça büyük bir hikayesi... Bu adamı tanıdığım kısacık sürede, ondaki potansiyeli farkettim ki, farketmemek mümkün değildi... Deli bir adamdı bu adam yahu. Yani o yaşta ki deliliğini benim matematik bilgime dayanarak oranlarsam, yoook yaaa, bu adamı 40 yaşında tanımak el bombasını ısırmak gibi birşey olurdu sanırım... Gelip kulağımın dibinde "Amaaan Tanrıııımmmm!!" diye bağırdığında ben de şehadet getirirdim.... Askerliği beraber yaptım bu keratayla... Zaman zaman sınır karakolunda nöbet tutmak mı yoksa Emre ile aniden karşılaşmak mı diye sorardım kendime... Tenis topunu alıp duvara fırlatırsınız "boooyingg" diye bir ses çıkarıp geri döner ya, kendinden iri dostlarıyla böyle bir ilişkisi vardı Emre'nin... Zayıf bir adamdı, aman ha karakter olarak diil... Zayıflığının sebebi haftada 7 kere banyo yapıp 49 kere kese atmasıydı... Çok hijyenik yani, aloeveralıydı... Öğrenme konusunda elektrikli süpürgeden biraz hallice, hafiflik konusunda kuş tüyü yastıktan biraz ağırdı... Horlamaz, ısırmaz ve salya akıtmaz... Mayıs'a kadar Worldcard'ınıza ekstra 4 taksit ve 4 kat WorldPuan imkanıyla...
Dipnot: Gel Emre dedim boşver sözlüğü dedim, burası daha samimi dedim... Dinlemedi...
Dipnot: Gel Emre dedim boşver sözlüğü dedim, burası daha samimi dedim... Dinlemedi...
İnsanın inbox'ı gibisi yok...
"Gmail'e hoşgeldiniz",
"Nerede kaldınız, biz de Yahoo'da sizi beklerken ağaç olduk",
"Hotmail'e buyurmaz mısınız"
Bunlar sadece ısınma turları, kapıyı açıp içeri inbox'a girdiğimde, önce bir etrafın çeki düzenine bakarım... Oraya buraya atılmış mailleri toparlayıp bi güzel paketlerim, çöpler varsa onları atarım... Sonra elimde gönderilecekler varsa onları gönderirim... En son küçük odaya geçip eski maillere bakarım... Bu arada başka bir siteden bi cd takarım müzik setine... Oooohh, insanın inbox'ı gibisi yok...
"Nerede kaldınız, biz de Yahoo'da sizi beklerken ağaç olduk",
"Hotmail'e buyurmaz mısınız"
Bunlar sadece ısınma turları, kapıyı açıp içeri inbox'a girdiğimde, önce bir etrafın çeki düzenine bakarım... Oraya buraya atılmış mailleri toparlayıp bi güzel paketlerim, çöpler varsa onları atarım... Sonra elimde gönderilecekler varsa onları gönderirim... En son küçük odaya geçip eski maillere bakarım... Bu arada başka bir siteden bi cd takarım müzik setine... Oooohh, insanın inbox'ı gibisi yok...
Saturday, April 15, 2006
İnsanın en iyi dostu
İnsanın en iyi dostu.. Kahvedir... kahvedir tabii... Sabah saat 05:00'te iş başı yaptığımda beni sağlam silkeleyip, "kendine gel dostum, gün başlayacak" diyen bir bardak sade kahvenin üzerine tanımam... Hangi kahve olduğu damak tadına bağlıdır, yani Jacobs ya da Nescafe zaman zaman farketmeyebilir... Öyle anlar olur ki, ne olursa olsun sadece kahveye ihtiyacım var dediğim zamanlar çoğunluktadır... Tabi bu, sabah için... Bir de bu işin gün içinde olanı vardır, beden uyanmıştır ama ne hikmetse hala kahve istemektedir, o zaman devreye 3'ü 1 aradalar girer (adamlar her şeyi düşünüyor)... Onun da farklı bir tadı vardır, yumuşatılmış kafein... Ama ne olursa olsun, kahve insanın en iyi dostudur...
Subscribe to:
Posts (Atom)

